Giriş
Nükleer silahların II. Dünya Savaşı’nda kullanılmasından sonra yeni dünyanın temel eksenlerinden birini nükleer güç oluşturmuştur. Dolayısıyla devletler yeni güç anlayışlarını bu yönde oluşturmaya başlamışlardır.
Uluslararası ilişkilerin güvensiz ortamından kaynaklı olarak devletler kendi çıkarlarını ve güvenliklerini korumak için hep bir güç faktörü olmak üzerinde durmuşlardır. Bu bağlamda devletler 1945 öncesinde konvansiyonel silahlanma üzerinde dururken, 1945’te görülen nükleer silahların eşsiz yıkıcı gücü karşısında nükleer silahlanma yarışına girdiler. Nükleer silahların ortaya koyduğu yıkıcı güç öncelikle devletlerin güvenlik algılarını değiştirmiştir. Özellikle komşularından ve bulundukları bölgelerden tehdit algılayan devletler gerek ikili ilişkilerinde gerekse uluslararası ilişkilerde bir güç faktörü olmak için nükleer silahlanma yoluna gittiler. ABD ve Rusya ile başlayan süreci İngiltere, Fransa ve Çin takip etmiştir.
Yaklaşık on yıl gibi kısa bir sürede nükleer silah teknolojisine ulaşılabilirliğin bu kadar kolay oluşu da yeni bir sorunu ortaya çıkarmıştır: Silahlara meşru görülmeyen (Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore, İsrail) devletlerin sahip olması ya da inanılması. Bu sebeple nükleer silahlanmanın yayılmasını engellemeyi amaçlayan ilk ve tek antlaşma olan NPT Antlaşması 1968’de imzaya açılmıştır (Dışişleri Bakanlığı, 2024). NPT Antlaşması nükleer enerjinin barışçıl amaçlar için kullanılmasını ve yayılmasını önlemeyi amaçlasa da yeterli olamamıştır. Antlaşmanın imzalanmasını izleyen yıllarda Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore’nin silah sahibi oluşu bunu kanıtlar niteliktedir.
Tarihçe
Nükleer silahlar ilk olarak 1945 yılında ABD tarafından II. Dünya Savaşı’nda savaşı bitirmek için Japonya’ya karşı kullanıldı. II. Dünya Savaşı’nın bitimine kadar konvansiyonel silahlanmanın öneminin yerini nükleer silahlanma aldı.
Manhattan Projesi fikri, Otto Hahn ve Fritz Strassmann’ın nükleer füzyonu keşfetmesi ve birkaç̧ ay sonra Albert Einstein ve Leo Szilard’ın Roosevelt’e mektup yazmasının sonrasında 1938’de başlamıştır. Bu esnada Japonya’nın ABD’ye savaş açması bombanın üretilme sürecini hızlandırmıştır. Böylelikle ortaya birkaç soru ortaya çıkmıştır: Bomba kullanılacak mıydı? Kullanılacaksa nerede kime karşı kullanılacaktı? Manhattan Projesi’nin ilk başarılı denemesi olan 16 Haziran Trinity testine kadar Almanya teslim olmuştu artık savaş sadece Pasifik’teydi. Potsdam Konferansı sonucu Japonya’dan teslim olması istenmiş fakat gerçekleşmeyince ilk atom bombası ‘Little Boy’ ardından ‘Fat Man’ atılmıştır (Yıldız, 2023: 46).
Japonya’ya atılan bombadan sonra tehdidin büyüklüğü gözle görülecek, yeni sistemi şekillendiren temel unsurlardan biri nükleer silah olacaktır. Bu bağlamda devletler kendi çıkarları doğrultusunda ve güvenliklerinden duydukları endişeyle nükleer silah çalışmalarına hız vereceklerdir. Hiroşima ve Nagazaki’de patlatılan bombalar sonucunda yıkımın etkisinin büyüklüğü gözle görülmüş, uluslararası ilişkilerin yeni konusu nükleer gücün ne amaçla kimler tarafından kullanılabileceği olmuştur.
BM Genel Kurulu kararıyla bu sorunlarla ilgilenecek olan BM Atom Enerjisi Komisyonu kurulmuştur. Çalışmalarda bu yöndeki girişimlerden biri de ABD tarafından gelen ‘Baruch Planı’ olmuştur. Bernard Baruch tarafından geliştirilen plan nükleer silahların uluslararası üst bir otorite tarafından düzenlenmesini ve denetlenmesini, iş birliğini öngören bir plandır. Bu plan Sovyetler tarafından reddedilmiştir. Aynı zamanda silah sahibi olmaya çok yaklaşan Sovyetler bu planı ve benzer görüşleri ancak ABD’nin silahlarını imha etmesiyle görüşülebileceğini bildirmiştir. İlerleyen zamanda da görüşmeler sağlanmış fakat bir sonuca ulaşılamamıştır (Denk, 2011:100-101).
Sovyetlerin beklenenden kısa sürede silah sahibi olmasıyla denge oluşmuştu. Bu aynı zamanda silahların yayılması sonucunda istenmeyen devletlerin veya bunun sonucunda hükümet dışı örgütlerin eline geçme olasılığını da oluşturmuştur. Bu kapsamda Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması 1968’de imzaya açılmış ve 1970 yılında yürürlüğe girmiştir. NPT Antlaşması, Birleşmiş Milletler tanımına göre, nükleer enerjinin barış için kullanımını, yayılmayı durdurmayı ve bir diğer amacı nükleer silahsızlanma hedefi olan bir antlaşmadır (Birleşmiş Milletler, 2024). 190 devlet tarafından imzalanan antlaşma denetimin sağlanması amacıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nı da kurmuş, ajansa denetim ve statü vermiş, antlaşmayı imzalayan devletleri de yükümlü tutmuştur.
ABD ve SSCB sonrasında dönemin şartlarında diğer devletlerin de nükleer güç olma süreleri çok uzun olmamıştır.
ABD’nin ardından SSCB 1949’da, Birleşik Krallık 1952’de, Fransa 1960’ta ve Çin Halk Cumhuriyeti 1967’de ilk başarılı denemelerini yapmışlardır. Nükleer enerjinin böyle yayılmasında 1953 yılında ABD Başkanı Eisenhower’ın yaptığı ‘Atoms For Peace’ konuşması da etkili olmuştur. Bu konuşmaya göre nükleer enerjinin barışçıl amaçlar için kullanılması koşuluyla paylaşılacağı ve kurulması planlanan uluslararası atom enerjisi ajansının genel hatları belirtilmiştir. Konuşmanın amaçlarından biri Sovyetleri iyi bir insanlık için iş birliğine davet etmek olsa da konuşma bilgi birikimlerini barışçıl amaçlarla paylaşmayı onayladığı için nükleer santral ve programların yayılmasını kolaylaştırmıştır (Şahin ve Uysal, 2023:471-472).
II. Dünya Savaşı sonrası gerçekleştirilen konferanslarda bahsedilen yeni dünya düzeninin kurucu iki aktörü belli olmuştu: SSCB ve ABD. Avrupa’nın ekonomisinin ve sisteminin savaş sonunda bozulmasıyla birlikte Avrupa’nın bıraktığı uluslararası siyasetteki başrolü ABD almıştı. SSCB işgale uğrama tehdidine karşı güvenlik şemsiyesi oluşturması bu bağlamda Doğu Avrupa’da etkisini güçlendirmek için Varşova Paktı’nı kurması gibi yayılmacı politikasına karşın ABD, Avrupa’da komünizmin yayılması olasılığını engellemek için Truman Doktrini, Marshall Planı’nı içeren çevreleme politikaları yürüttü (Yılmaz, 2023:3299-3316). Doğu Avrupa’da iktidara gelen komünist hükumetler sonucunda komünizm tehdidiyle karşı karşıya kalan ABD, ayrıca pazar arayışı için de Avrupa’yı kalkındırmak zorundaydı. Devam eden süreçte tarafların geliştirdiği silahların niteliğinin üstünlüğü karşısında ve ayrıca Soğuk Savaş konjonktüründe gelişen Berlin Blokajı, Küba Krizi gibi olaylarda iki taraf karşı karşıya gelmiş silah kapasitelerini arttırma yoluna gitmişlerdir.
ABD ve SSCB sadece kendi silahlarının niteliklerini ve kapasitelerini arttırmakla kalmamış, bloklarında bulunan devletlerin teknolojilerini geliştirmeye de yardım etmişlerdir. Bunlardan farklı olarak Fransa, Küba Krizinde ABD’nin bağımsız bir tutum sergilemesi ve Süveyş Bunalımında geri plana atılmasının üzerine güvensizlik duymuş, çalışmalarına hız vermiştir (Denk, 2011:104). Aynı şekilde Kuzey Kore de Küba Krizi sonucunda Sovyetlere bağlı durumundan dolayı endişe duymuş ve çalışmalara olan kararlılığı artmıştır (Kibaroğlu, 2004:157).
Devletlerin Güvenliği Ekseninde Şekillenen Nükleer Silahlanma
Devletler çoğu zaman toprak bütünlüğü ve güvenlikleri gibi sebeplerle sınır komşularıyla çatışma halinde olmuşlardır. Sınır sorunları çatışmayı getirmiş çatışmalar ise devletlerin silahlanmasına yol açmıştır. Bu silahlanmanın zaman içerisinde niteliği ve niceliği de değişmiştir. Teknolojinin gelişmesiyle nükleer silahlar ortaya çıkmış ve özellikle bölgesinde sorun yaşayan devletler bu silahlara yönelmiştir. Aşağıda, bu bağlamda, Kuzey Kore ve Hindistan-Pakistan örnekleri incelenecektir.
Kuzey Kore
Kuzey Kore’nin, özellikle Kore Savaşı’ndan sonra, bulunduğu bölgede algıladığı tehdit unsurlarının başında hısmı olan Güney Kore gelmektedir. ABD’nin Kore Savaşı’ndan sonra Güney Kore üzerindeki etkisi de göz önünde bulundurulursa Kuzey Kore’nin varlığını korumak için nükleer güce yönelişi daha kolay açıklanabilir. Bunda Güney Kore’de bulunan ABD’nin askeri üslerinin ve Güney Kore’nin geliştirmeye çalıştığı kısa menzilli balistik füze girişiminin de etkisi vardır (İşbilen, 2008: 50). Ayrıca 1960’larda Kuzey Kore’nin çalışmalarına hız vermesinde, işgaline uğramış olduğu Japonya ve tehdit algıladığı Amerikan etkisinin bulunduğu Güney Kore’nin arasındaki ilişkilerin tesis edilmesi de bir faktör olabilir (Denk, 2011:107).
Küba Krizi’nde karşı karşıya gelen ABD ve Rusya’nın anlaşma yoluna gitmesi, daha sonra SSCB’nin kendi güvenliğini düşünerek müttefiki Küba’dan füzelerini geri alması Kuzey Kore tarafından SSCB’ye güvensizlik yaratmıştır (Kibaroğlu, 2004: 157).
NPT Antlaşması’na 1985’te imza atan Kuzey Kore’nin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın bildirilmeyen tesislere denetim için ziyarete gelmesine engel oluşu, gizli nükleer silah denemeleri yapıldığını gündeme getirmiştir. Kuzey Kore NPT Antlaşmasından çekilme hakkını gündeme taşımasıyla ABD ile ikili görüşmeler başlamıştır. Sonucunda taraflar arasında 1994 Çerçeve Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre Kuzey Kore nükleer programını imha etmesi karşılığında barışçıl nükleer enerji alanında iş birliği gerçekleşecektir. Fakat yine de Kuzey Kore’nin nükleer silah çalışmalarında önemli ilerleme kaydettiği görülmüştür. 11 Eylül olaylarından sonra ABD’nin değişen sert dış politikası kapsamında Kuzey Kore’nin ‘şer ekseni’ sayılan devletlerden biri olarak gösterilmesi ve ABD’nin Çerçeve Antlaşması’ndan çekilmesiyle ilişkiler gerginleşmiştir. Bu sebeple BM Güvenlik Konseyi tarafından Kuzey Kore’den derhal nükleer programına ve çalışmalarına son verilmesi istenmiştir. Buna karşılık on gün sonra ulusal haber ajansında Kuzey Kore NPT Antlaşması’ndan çekilme kararını açıklamıştır (Denk,2011:107-108).
Kuzey Kore’nin silah programını gizli yürütmesi ve NPT Antlaşması’na üye bir devletken çekilmesi silahların yayılmasını önleme rejiminin bozulmasındaki endişeleri arttırmıştır. Sonuç olarak birçok ülkeyi bağlayan NPT Antlaşması’nın işlevini yitirmesi sonucunda özellikle son dönemde artan nükleer güçlerden tehdit algılayan, teknolojik ve ekonomik altyapısı nükleer silah geliştirmeye elverişli olan devletlerin de kendi güvenliklerini korumak için silahlanma yoluna gitmeleri de olası ihtimallerden biri haline gelmiştir (Kibaroğlu, 2002:156).
Hindistan-Pakistan
II. Dünya Savaşı’nın bitiminde tüm Avrupa devletleri savaştan az veya çok etkilenmişlerdi. Bunlardan birisi de galip tarafta olmasına rağmen İngiltere’ydi. İngiltere’de Chruchill’ in seçimleri kaybetmesi ve savaşın ekonomisinde yarattığı zorluk sonucunda İngiltere, himayesinde bulunan Hint topraklarından çekilme kararı aldı. Bunun üzerine Hindistan ve Pakistan 1947’de bağımsızlıklarını kazandı ve İngiltere eyaletlere istedikleri devlete katılmaları konusunda serbestlik verdi. Hindistan’ın sınırında yaşayan ve çoğunluğu Hindu olan halklar Hindistan’a; Pakistan sınırında yaşayıp çoğunluğu Müslüman olan eyaletler Pakistan’a katılırken asıl sorun, halkın ve yöneticinin farklı dini görüşleri olan eyaletlerde ortaya çıktı. Dolayısıyla 1947’de bölgede iki farklı devletin oluşmasının temelinde olan din sorunları zamanla siyasi sorunlara dönüşmüş, günümüzde de çatışmalarının temelini oluşturmuştur (Koç, 2021:2749-2750).
Halkının %80’i Müslüman olan Cemmu-Keşmir bölgesini Hindu yöneticiler yönetiyordu. Halkın Pakistan’a katılma isteği karşısında yöneticilerinin kararıyla Hindistan’a bağlanan bölge çatışmaların merkezi olmuştur. Halkın isyanı üzerine ilk sıcak çatışma 1948’de başlamış olup günümüze dek sürmüştür. Hindistan ve Pakistan arasındaki ayrım Keşmir sorunuyla birlikte o dönemde Pakistan’ın Bağdat Paktında oluşu, Hindistan’ın Bağlantısızlar Bloğunun öncüsü oluşuyla daha da artmıştır (Sönmezoğlu, Güneş ve Keleşoğlu, 2015: 210).
1948’de yaşanan çatışma Keşmir’i iki farklı yönetime bölmüştür. Çatışma sadece Hindistan ve Pakistan arasında da kalmamış 1962’de Çin de dahil olmuştur. Keşmir’in Hindistan yönetiminde kalan ve Çin’e doğu sınırı olan Aksai Çin bölgesini Çin kendi topraklarının bir uzantısı olarak görmüş ve işgal etmiştir. Bölgede başlayan Çin-Hint güçlerinin çatışması sonucunda Keşmir bölgesi artık üç devletin yönetimi altına girmiştir. 1965’te ikinci büyük savaş gerçekleşmiştir. Pakistan’ın Hindistan yönetimi altında bulunan Kutch’a müdahale etmesiyle büyüyen çatışmaya BM müdahalesiyle ateşkes ilan edilmiştir. Taşkent Antlaşması sonucunda barış için müzakereler başladıysa da sonuç alınamamıştır. 1971’de Pakistan’da başlayan iç savaşta Hindistan’ın Doğu Pakistan’ı desteklemesi sonucunda, Doğu Pakistan’ın Bangladeş olarak bağımsızlığını kazanmasıyla Hindistan ve Pakistan arasında Simla Antlaşması imzalanmıştır. Toprak bütünlüklerine saygı göstermek üzerine olan bu antlaşmayla taraflar Keşmir bölgesinde barışa gideceklerini belirtmişlerdir (Çalışır, 2021:88).
Bu süreçte Hindistan için sınır sorunları yaşadığı bölgedeki bir diğer aktör olan Çin’in 1964’te nükleer silaha sahip olması kendisinin de nükleer silah sahibi olmasını önemli kılmıştır. O dönemin konjonktüründe en çok Çin yayılmacılığına karşı ABD’den destek alan Hindistan, 1974’te ilk başarılı silah denemesini yapmıştır. Aynı zamanda Hindistan’ın 1974’te ilk başarılı denemesiyle Pakistan ile arasındaki konvansiyonel silahlanmada niceliksel üstünlüğü artık niteliksel üstünlük haline gelmiştir.
Hindistan’la yaşadığı iki savaşı ve Bangladeş’i kaybeden Pakistan’ın yapısal zayıflığı ise Pakistan’ın güvenlik kaygılarını doğurmuş bunun sonucunda nükleer silah arayışına itmiştir. 1974 Hindistan’ın denemesinden sonra hız kazanan çalışmalar Zülfikar Ali Butto tarafından ‘Yahudilerin bombası var, Hristiyanların var şimdi de Hinduların oldu. Müslümanların niye olmasın?’ şeklinde kendini göstermiştir. 1998’ de Pakistan’ın da başarılı silah denemesiyle nükleer kulübün bir diğer üyesi daha belli olmuş oldu (Koç, 2021:2749-2750).
Hindistan ve Pakistan 1999’da tekrardan karşı karşıya gelmişlerdir. Bu üçüncü çatışmayı oluşturan Kargil Krizi, tarafların artık nükleer sahibi devletler olmasıyla da uluslararası toplumun güvenliği açısından en tehlikeli çatışma olmuştur. Uluslararası toplumun baskısıyla ve nükleer caydırıcılıkla Yeni Delhi ve İslamabad geri adım atmıştır (Çalışır, 2021: 84-90).
Nihayetinde her iki ülke de nükleer silah programlarını algıladıkları tehditler üzerinden ve güvenlik sorunları çerçevesinde oluşturmuştur. Bu bağlamda Hindistan nükleer silah geliştirmek için çalışmalar yaptığında Pakistan da kendi egemenliğini koruma ihtiyacı duymuş ve nükleer güç olmak için faaliyetlerine başlamıştır. Aynı şekilde Hindistan savaş doktrini izlediğinde Pakistan da nükleer silahlarını geliştirerek buna karşılık vermiştir. Ayrıca devletlerin sınırlarında yaşadıkları gerginlikler, devletlerin silahlanmalarını etki tepki ilişkisine döndürmüştür (Kızılay, 2023:508-510).
Sonuç
Uluslararası ilişkilerde devletlerin çıkarları birbirleriyle çatışır ve devletler dış politikalarını güvenlikleri üzerinden kendi çıkarları üzerine kurarlar. Dolayısıyla bir devletin uluslararası ilişkilerde söz sahibi olabilmesi o devletin askeri ve ekonomik gücüne bağlı olarak gelişir. . Bu bağlamda sınır sorunları veya diğer sorunlar yaşayan devletlerin de güvenlik kaygıları sonucunda silahlanma yoluna gitmeleri olasıdır. Silahlar hem bir karşılıklı denge unsuru oluşturmakta hem de yayılması sonucunda özellikle 11 Eylül olaylarından sonran hükümet dışı aktörlerin eline geçme olasılığını gündeme getirmektedir (Denk, 2911:128). Sonuç olarak bölgesel sorunlar yaşayan devletler güvenlik endişeleri duydukları için NPT Antlaşmasına rağmen nükleer silahlanma yoluna gitmişlerdir.
Huriye Turgut (2024).
*Analizlerdeki fikirler yazarına aittir ve İstihbarat ve Güvenlik Araştırmaları Merkezinin editöryal
politikasını yansıtmamaktadır.
KAYNAKÇA
Birleşmiş Milletler 2024, https://disarmament.unoda.org/wmd/nuclear/npt/ (06.02.2024).
Çalışır, Zehra Gül (2021), Nükleer Silah Yarışına Dönüşen Hindistan-Pakistan İhtilafı: Keşmir (Ankara: İksad Yayınevi).
Denk, Erdem, ‘Bir Kitle İmha Silahı Olarak Nükleer Silahların Yasaklanmasına Yönelik Çabalar’ Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 66(3):93-136.
Dışişleri Bakanlığı 2024, https://www.mfa.gov.tr/silahlarin-kontrolu-ve-silahsizlanma.tr.mfa#:~:text=%2D%20N%C3%BCkleer%20Silahlar%C4%B1n%20Yay%C4%B1lmas%C4%B1n%C4%B1n%20%C3%96nlemesi%20Antla%C5%9Fmas%C4%B1,ve%20n%C3%BCkleer%20enerjinin%20bar%C4%B1%C5%9F%C3%A7%C4%B1l%20kullan%C4%B1m%C4%B1. (06.02.2024).
Yılmaz, Hakan ‘Soğuk Savaş Dönemi’nde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Yayılmacılık Politikası: Afganistan Örneği’, ODÜ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 13(3): 3299-3316
İşbilen, E. (2008). İran ve Nükleer Silahlanma Politikası. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul.
Kızılay, Şeyma (2023), ‘Hindistan-Pakistan Rekabetinin Nükleer Boyutu ve Terör Dengesi’, Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmalar Dergisi, 7 (2): 493-516.
Kibaroğlu, Mustafa, “Kuzey Kore’nin Nükleer Silah Programı: Sebepler ve Sonuçlar”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, 1(1):154-172.
Koç, Engin (2021), ‘Hindistan ve Pakistan İlişkileri: Bölgesel Rekabetin Nükleer Silahlanma Stratejilerine Etkileri’, Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi, 18 (40): 2746-2774.
Sönmezoğlu, F. Güneş, H. ve Keleşoğlu, E. (2015). Uluslararası ilişkilere giriş, 6b., (İstanbul: Der Yayınları).

















Leave a comment